Altın küre

Dünya çapında dizi ve filmlerin ödül aldığı Altın Küre ödül töreninin bu yıl 72. si düzenlendi. Ne yalan söyleyeyim benim ilgimi filmden çok kırmızı halıda yürüyenler çekiyor. Bu sene ne giymişler nasıl bir imaj yapmışlar diye gözümü ödül töreninden alamıyorum.  Ödül törenleri her zaman ilgimi çekmeyi bu sayede başarmıştır. Bu sene ödül törenini travesti Ayda ile birlikte ağzımız açık seyrettik. Törene Fransa’da ki terörist olay damga vurdu ve pek çok ünlü kırmızı halıya ellerinde “ben Charlie’yim “yazılı dövizlerle çıktılar. Konuşmalar da genellikle bu yönde oldu. Ünlü oyuncu Kathy Bates, kırmızı halı üzerinde yürürken cep telefonunu gösterdi. Bates’in telefonunun kapağında “Je Suis Charlie (Ben Charliyim)” yazıyordu.

Charlie Hebdo’ya bir destek de George Clooney’den geldi. Clooney, takım elbisesinin üzerine üzerinde “Je Suis Charlie” yazan rozet taktı.

Bu sene kırmızı halıda adeta bir renk çümbüşü yaşandı. Genellikle sade renklere kullanan ünlüler sarı ve saks mavisini tercih etmişlerdi. Sarı benim de çok sevdiğim bir renk olduğu için herhalde sarı kreasyonlara bayıldım.

Bu ödülleri magazin sektörüne damga vurmuş ünlü fotoğrafçı ve gazeteciler belirliyor. 5 ülkeden 90’a yakın üyesi bulunan bu organizasyon bütün dünyada yayınlanan dizi ve filmler arasından en iyilerini seçiyor ve ödülleri bu şekilde veriyor. Oscar ödül töreni öncesi yapılan bu organizasyon bir nevi Oscar heykelciğin adresine dair de ipuçları veriyor. Bu seneki törende en iyi film ödülü Drama dalında Boyhood’a giderken, en iyi film Büyük Pudapeşte Oteli filmine verildi.

En iyi erkek oyuncu, Eddie Redmayne, en iyi kadın oyuncu ise hepimizin çok yakından tanıdığı güzeller güzeli Julianne Moore oldu. Benim ve travesti Ayda’nın en sevdiği film kategorisi olan animasyon filmlerde ise ödülü, How to Train Your Dragon 2 aldı. En iyi yabancı film kategorisinde ise ödül  Rus yapımı Leviathan’n oldu. Yabancılarını deyimiyle “Golden Globe goes to” yani altın küre şu kişinin lafının söyleniş tarzına bayılıyorum. Beni kıyafet ve stiller kadar heyecanlandıran bu deyim ödülü alan kişinin samimi bir gülümsemesi ve konuşmasında oldukça doğal davranması karşısında yerli  Aktör ve Aktristlerin burada olsa nasıl şımarık davranacaklarına dair endişelerimle birleşince oldukça sevimli oluyor. Bizim de ödül törenlerimiz olmasına rağmen maalesef böyle dünya çapında bir organizasyon yapamamış olmanın üzüntüsü sinema severleri derinden yaralıyor diye düşünüyorum çünkü özellikle son yıllarda yapılan yerli yapımlarda en az o film ve diziler kadar güzel ve seyretme kapasitesine sahip, neyse bir gün o da olur.

 

Oryantal dans

Göbek dansı adıyla da bilinen oryantal dünyanın en eski danslarındandır. Doğudan dünyaya yayılan bu dansı yapan kadınlara dansöz erkeklere ise dansör denilmektedir. Balkan ülkelerinde ise adı çiftetelli olarak geçmektedir.  Antik dönemde doğurganlık ve bereketin sembolü olan dans genellikle çıplak ayakla yapılır. Kadın vücudunun ve kıvrımların öne çıktığı dans, karın kasları, kalça ve göbek hareketleriyle bir bütünlük teşkil etmektedir. Hoplama ve zıplama figürleri içermeyen ağır ve narin hareketlerin sergilendiği oryantal dans, çalkalanma ve dalgalanma dansıdır. Hafta sonları bir meşgale olsun diyerek, ev arkadaşım travesti sanat’la birlikte oryantal dans öğreten bir kursa kaydolduk. Kurs öncesi kendimize birer kıyafet ve dans esnasında kullanmak için baston aldık. Dans esnasında yöresel farklılıklara göre tül, peçe, baston kılıç gibi materyaller kullanmak dansa ayrı bir hava katıyor.

İlkçağ medeniyetleri toprağı kutsal sayıp tapmışlardır. Mısır’daki İsis, Yunan mitolojisindeki Gaia, Mezopotamya’daki İştar, Hintlerin Şakti’si ve bunlar gibi onlarca diğer tanrıçalar bu kültün bir parçasıydı. Oryantal dans 10 yüzyılda Romanlar tarafından Hindistan’dan alınarak Ortadoğu ülkelerine getirilmiştir. Romanlar halen müzikle iç içe yaşayan eğlence bir toplum olmaya devam ediyorlar. Roman kadınları dans edip şarkı söylerken, Roman erkekleri her türlü müzik aletini çalabiliyorlar. Üstelik bu eğitimi daha doğdukları gün ailelerinden alıyorlar. Kalçalarına taktıkları püsküllü şallarla dansa ayrı bir anlam katan bu insanlar ekmeklerini de dans edip, çalgı çalarak kazanıyorlar. Ülkemize Osmanlı İmparatorluğu zamanında Mısır’dan girmiş olan oryantal dans kültürü folklorun yanında oynanmaya başlanmıştır. Tarihte bu dansla adı anılan çok ünlü insanlar vardır bunların başında casusluk suçlamasıyla kurşuna dizilmiş olan Mata Hari gelmektedir.  Arap sinemasının en tanınan yüzlerinden olan Samia Gamal tarihte ilk topuklu ayakkabı ile dans eden star olmuştur. Ayakkabı kullanmasını çevredekiler kendisine “bir çift ayakkabı alamıyor” demesinler diye savunurdu. Samia Gamal sonrası dansa yeni figürler eklenmiş vals ve bale gibi danslarda oryantal içinde yer almaya başlamıştır. Mısır’ın başkenti Kahire’de pek çok oryantal dansçı gece kulüplerinde çıkmışlar ve Mısır’ın oryantal dansın kalbi olmasını sağlamışlardır. Mısır’da bayan dansçılara çengane erkek dansçılara ise biz de olduğu gibi köçek deniliyordu.  Ben ve travesti arkadaşım Sanat henüz dans konusunda o kadar becerikli değiliz ama yakın bir zamanda çok iddialı olacağımız söyleyebilirim. Zaten dans etmek ve şarkı söylemek ikimizin de çok hoşuna giden bir uğraş, insan sevdiği işleri yapınca Başarlı olurmuş biz de oryantale kalbimizi vererek başladık.  Evde çalışmak için oryantal dans DVD’si bile aldık. Hadi bize kolay gelsin. Hoşçakalın.

 

Hafta sonu kayak keyfi

Kayak yani bilinen adıyla sky bir spordur, kişinin doğa ile baş başa kaldığı bu sporda kayak yapmayı öğrenmek ilk kuraldır. Aynı zamanda karla baş başa kalmak size güzel bir terapi sağlayacaktır.

Kayak yapmanın pek çok çeşidi vardır. Alp stili,- Slalom kayakçılığı,Kuzey stili – Koşu kayakçılığı,Tur kayakçılığı -Kayaklı tırmanma ve kayma Snow-Board. Kayak yapmak zevkli olduğu kadar bir o kadar da pahalı bir spordur geçenlerde kayak yapmaya karar verdiğim travesti Sanat’la şöyle bir mağazaları dolaştık fiyatlar el yakıyor. Sezon sonu indirimine girmeyen kayak malzemelerinde out door ürünleri tercih etmek daha hesaplı olacaktır. Öncelikle kendinize iyi bir kar botu almalısınız. 5 bin dolardan başlayan fiyatlar sizi korkutmazsın. Sizin için uygun fiyatları olan ürünleri araştırıp buldum. Wedze bere 24.95 TL, The North Face mont 599 TL, Tchibo üst 99.95 TL, Columbia pantolon 580 TL, Decathlon eldiven 19.95 TL, Cebe / Adventure Republic gözlük 154.99 TL, 2AS mont 489 TL bu fiyatlar da pahalı diyorsanız mağazaları gezip, tek tek malzemeleri alıp kombin oluşturabilirsiniz.

Kayak ve board ekipmanlarında uygun fiyatlar arıyorsanız Decathlon’larda çok çeşit var. Dönmeyi kolaylaştıran özel kenar kesimli, hafif ve kontrolü kolay kayaklar; ısı yalıtımı sağlayan özel tabanlı kayak ayakkabıları; çantayı sırttan öne geçirmeyi kolaylaştıran Reverse teknolojisiyle üretilmiş, tasarım ödüllü kayak ve snowboard sırt çantaları var. Paraya kıyacaksanız Beymen’in, Prada’nın ve Moncler’in kayak kıyafetlerine  ve özel kar montlarına da bakmayı unutmayın.

Kıyafetleri tamamladıysanız şimdi sıra kayak öğrenmekte, bir eğitmenden ders almak çok önemlidir kendi başınıza düşüp bir yerlerinizi yaralayabilirsiniz. Kayak yaparken dağların sesi ve beyazın göz alıcı rengi arasında kaymak dünyanın en güzel sporu olmalı. Kayak yapmayı kısa sürede öğrendiğimizde seviyemize uygun pistlere çıkmalıyız. Kendimizi ve başkalarının sağlığının tehlikeye atmamalıyız. Kayak eğitimi bir zincir halkası gibidir.Birinci halka tamamlandıktan sonra ikici halka eklenir.Halkalar çoğaldıkça seviyeniz ilerler.Halkalar arasında boşluk bırakamazsınız, bir halkayı atlayamazsınız.

Kayak almak yerine kiralamak daha akıllıca bir karar olacaktır çünkü yeni alınan kayaklar çok fazla kaygan olacaklarından yeni öğrenenler için zorlu bir etap olacaktır. Kayak kaymaya yürümeyi öğrenmekle başlamak gerekir. Kayakla yürümeyi bilmek çok önemlidir. Yengeç gibi yan yan yürümelisiniz. Düz alanımızda, Kayaklar kalça genişliğinde açık her iki kayakta eşit ağırlık ve dizler yumuşak dururken ,bir kayağınızı dizden hafifçe yukarı  kaldırıp, paralelliği bozmadan yana bir adım atınız.Adım attığınız ayağınızı yere koyduktan sonra dengenizi o kayak üzerinde bulup, diğer kayağınızı dizden kaldırıp paralelliği bozmadan yanına çekerseniz bir yan adım yana gitmiş olursunuz.

Düzlükte bunu sürdürerek iki işaret sopasının arasında yan adımlarla gidip gelirseniz bir süre sonra çok rahat yan gidebildiğinizi göreceksiniz. Yaklaşık bir ders saati boyunca sadece yürümek üzerine çalışırsanız kayak yapmak için hazır hale gelirsiniz. Yürüme dersinden sıkıldığı için ayrılan travesti Aysıma maalesef ilk kayak denemesinde karlara kapaklandı. Her işin imtihanı sabırdır bıkmadan usanmadan çalışmak sizi hedefe ulaştıracaktır. Kolay gelsin.

 

 

Bana bir tebessüm et

Küçücük bir tebessüm bu soğuk kış gününde insanın içini ısıtır ruhuna bir el dokunur sanki, iyilik ve güzel duygular aşılayan. Gülmek için neden aramak yerine ara sıra karşımızdaki insana ufak bir tebessüm etsek ne kaybederiz.

“Gülmek için mutlu olmayı beklemeyiniz, belki gülmeden ölürsünüz.” Demiş Victor Hugo çok da doğru söylemiş her zaman sonraya ötelediğimiz neden yokken gülünmez dediğimiz şey doğru mu? Sen varsın ya bu gülmeye yetmez mi?

İlla dişlerini göstermek zorunda değilsin üstelik ufak bir agız kımıldaması, göz buruşması ve sonunda ortaya çıkan bedeli olmayan bir tebessüm, herkesin ihtiyacı olan tek şeydir. Ölürken bile tebessüm etmeli der travesti İclal, çünkü her şey bir gülümseme ile başlıyorsa bir gülümseme ile bitmeli.

Aşık olduğunuzda hani bir gülme gelir yerleşir yüzünüzün ortasına ya da beğenildiğinizde, utandığınızda olmadık bir şeye de güler insan sebep aramak gerekmez.  Sebepsiz gülüşler ile mutlu oluruz. Gülümsenin dili yoktur yabancı birinin konuştuğu dilin tek kelimesini anlamazsınız ama bir kez gülümsediğinde anlaşılır olmuştur sizin için demek ki iyi bir şey düşünüyor dersiniz. Bir gülümseme; Sevginin ve insan olmanın anahtarıdır. Gülmek yan etkisi olmayan bir ilaçtır. Derdiniz mi var? Çok mu mutsuzsunuz peki gülmeyi neden denemiyorsunuz?

Ne yaparsan yap, nasıl yaşarsan yaşa; ama gülebilmek için birini ağlatma ve çıkarların için hiç kimseyi satma diyor Balzac, zaten gülmek insanın kendisi için yapacağı bir eylem olmamalı, başkalarını mutlu etmek adına gülmeliyiz. Güldüğümüzde beyinde bulunan bir hormon vücudumuza mutluluk hormonu salgılamaya başlar ve o anda bütün sıkıntılarımızı unuturuz. Gülmeden geçen her gün boşa giden gündür. Eşinize, dostunuza, sevenlerinize bir gülümsemeyi çok görmeyin. Kendinizden pay biçin mesela bir işlinizi halletmek için gittiğiniz yerde gülen bir yüz mü görmek isteseniz yoksa somurtan bir yüz mü? Yapacağınız işi burnunuzdan getiren bir somurtkan varsa eminim siz de benim gibi hemen o ortamdan uzaklaşmak isterseniz. Travesti Ayda, yüzü gülmeyen insanlarla arkadaşlık etmeyi sevmediğinden kendisine hep güler yüzlü dostlar edinir tıpkı benim gibi, yüzünüzden gülücükler eksik olmasın. Sevgiyle ve gülen gözlerle kalın dostlar.

Güneşe aşık kardan adam

Kış mevsiminin bastırdığı dışarıda lapa lapa karın yağdığı şu günlerde pek çoğunuz dışarı çıkıp kardan adam yapmayı hayal edersiniz.

Kardan adam, yumuşak karın el yardımıyla sıkıştırılıp, yuvarlak bir top haline getirilmesi ile oluşur. Bir de yaptığınızın kardan adama havuçtan burun kömürden göz eklersiniz tam anlamıyla bir kardan adam sahibi olursunuz. Kardan adamınız hava ısınıp, güneş yüzünü gösterene kadar size sadık bir şekilde bekçilik yapar koyduğunuz yerde öylece bekler sizi, üşümesin diye boynuna taktığınız atkınıza sımsıkı sarılmıştır. Bir de eski süpürgelerden bir tane bulup, kolunun altına sıkıştırdınız mı, en güzel kardan adamı yaptınız demektir. Dışarıda yağan karı görünce İstanbul travestilerinden Aycan’la bir kardan adam yaptık. Adamın hası böyle olur dedim. Bak ağzı var dili yok. Keşke tüm adamlar bu kadar soğuk görünüşleri altında bir kardan adamın ruhunu taşıyabilseler.

Bugün yine Ankara’dan üzücü bir haber aldık,  Hazal Gözde isimli trans bireye homofobik bir saldırı düzenlenmiş neyse ki, arkadaşımız hayatta ve tedavi altına alındı. Kendisine geçmiş olsun diyoruz.

Güneşe aşık bir kardan adam hikayesini anlatmak istiyorum sizlere, kardan adam güneşin sıcak yüzünü göstereceği günün son günü olduğunu bile bile özlemle güneşi beklemektedir. Kendisine söylenen hiçbir söze aldırmadan öylece aylarca bekleyen kardan adam, güle aşık olan bülbülün sonunu düşünmektedir. Sevdiğinin yüzünü görmek onu o kadar heyacanlandırıyordur ki, gözü ondan başka kimseyi görmek istemez kulaklarını tüm söylenenlere tıkar ve beklenen gün gelip, güneş parlamaya başladığında yavaş yavaş eridiğini bile fark etmez. O güneşin aşkıyla yanarken bir yandan da bedeni yanmaktadır bir mum gibi eriyip bitene kadar öylece seyreder güneşi ve son bir göz ucuyla baktığında onda yaşadığı bunca şeye rağmen pişman olmadığını fark eder. Sevmek işte bu kadar meşakkatli bir duygudur. Herkesin kalbinde barınmayan bu aşk bir kardan adam olmayan kalbinde yeşermiştir. Bahar gelip, çiçekler açınca kimsenin hatırlamadığı kardan adam, toprağın en derinlerinde bir su buharı olarak bekleyecektir bir sonraki kışı, aşkını yeniden görmek için beklemeye değecektir. Nasıl olsa mevsimler birbiri ardınca gelip gitmektedir ve her gelen mevsim onu vuslata yaklaştırmaktadır. Bu hikayeyi, travesti bir arkadaşımdan dinlediğimde böyle aşkların gerçekte var olup, olmadığını merak ettim. Umarım hepinizin başına ben de dahil bir gün böyle bir aşk yaşamaya şansı gelir. Aşkla kalın sevgili dostlarım.

 

 

Cep telefonları

Teknolojinin gelişmesi ile birlikte düne kadar hayalini bile kuramadığımız elektronik aletler cebimize kadar girdi.

90’lı yılların başlarında kullanımı artan cep telefonları artık olmazsa olmaz aksesuarlarımız olmuş durumda, nereye gidersek gidelim yanımızdan ayırmadığımız telefonlarımız, iletişim çağında hem kolaylık, hem de zorluklar getiriyor. İlk çıktığı zamanlarda dev boyutlu kocaman antenli olan telefonlar sonra küçüldü, fonksiyonları arttı. Şimdi yeniden devasa boyutlara ulaşan telefonlarla sadece konuşmak ve SMS atmak değil fotoğraf çekmek, internete girmek gibi bir bilgisayarın bile yapamadığı işleri kolayca yapıyoruz. Geçen gün travesti bir arkadaşıma cep telefonu almak için media marketlerde gezerken yeni modeller karşısında dehşete düştüm neredeyse bir tablet büyüklüğünde telefon yapmışlar ve aklınıza ne gelirse içinde mevcut, önce onu almayı düşündük fakat malum onu taşımak oldukça zor olacağı için daha küçük bir modele yöneldik.

Normal ekran, dokunmatik ekran, kaydırmalı gibi modelleri olan telefonların aslında sadece arandığında ulaşmak olmayan fonksiyonlarının bir çoğunu takip etmekte zorlanıyorum. Bu modern telefonlar çıktığından beri ses kayıt cihazları ve fotoğraf makinelerin pabucu dama atıldı. Çok yakında kişisel bilgisayarlar bile çöp olabilir.

Bütün bu güzelliklerinin yanında cep telefonları aşırı radyasyon yaydıkları için uzun süre kullanılması önerilmiyor. Üniversite’de yapılan araştırma sonuçlarına göre, kulaklık ve mikrofon seti kullananların yaklaşık yüzde 80′inde, cep telefonundan kaynaklanan sorunların görülmediği ortaya çıkmıştır. Bir diğer sonuca göre ise telefondan tam sinyal alınamıyorsa, cihaz daha fazla elektromanyetik dalga yayacağı için konuşmanın çok uzun tutulması gerektiği söylenmiştir.

Peki cep telefonunu kim icat etti; Cep telefonunun mucidi Amerikalı Martin Cooper’dır. Motorola şirketinde mühendis olarak çalışırken 1973′te ilk cep telefonunu geliştiren Martin Cooper’un ürettiği ilk telefon bir kilodan daha ağırdı. Bataryası ise en fazla 20 dakika dayanıyordu. Geniş bir fiyat aralığına sahip olan telefon modelleri herkesin bütçesine göre sunulmuş. İnsanların bazen iyi bir telefon için cebinden çıkacak yüklü bir miktar paraya razı olması gerekiyor.

Dünyada en fazla cep telefonu ile konuşan Ülkeler sıralamasında son yıllarda birinciliği kimseye bırakmıyoruz. Çin kalabalık nüfusu ile cep telefonu kullanımında lider olurken, Ülkemizde halen bu teknolojiye sahip değiliz yani kendi cep telefonumuzu üretemiyoruz. Piyasada sonradan giren Kuzey Kore dünyaca ünlü markası ile en çok satan cep telefonu liderliğini Nokia’nın elinden almış görünüyor.

Düne kadar Nokia kullanan travestiler bile şimdi bu Kuzey Kore markasını tercih ediyorlar. Donanımı çok harika olan bu marka kendini sürekli yenileyerek, markayı yükseltmeye devam ediyor. Telefon almadan önce internette iyi bir araştırma yapmanızı ve isteklerinize en uygun markayı belirlemenizi tavsiye ederim.

Zaman kavramı

Kendimizi bildik bileli her şeyin bir zamanı olduğunu öğrenmiş olmamıza rağmen zamanın ne olduğunu hiç bilmediğimizi düşündünüz mü? Boş yere harcadığımız bazen anlamlı kıldığımız, bazen geçmek bilmeyen bazense su gibi akıp giden zaman gerçekte nedir ve neden vardır. Zamanın objektif olarak var olup olmadığı, fiziğin en önemli ve çözülemeyen konularının başında gelir.  Benim bu konudaki fikrimi aktaracak olursam zaman izafi bir kavramdır gerçekte olmadığı halde dünya üzerinde yaşananları kronolojik sıraya koymak için uydurulmuştur.

Gece ve gündüzün gerçekliği yadsınamazken, saatin varlığı açıklanamamaktadır.  İstanbul travestilerinden bir arkadaş günün 24 saat olmasının yanlış olduğunu bir hikaye ile anlattığında gün denilen kavramın kim veya kimler tarafından 24 saat kabul edildiğine takılıp kaldım.

Yılları ve günleri ilk olarak birimlere bölenler Sümerlerdir. Mısırlılarla devam eden zamanı doğru ölçme çalışmaları, Yunan ve Roma medeniyetlerinde iyice geliştirilmiştir.Eski Mısır Rahiplerine göre zaman; enerjinin yok oluş ya da bir diğer anlamı ile enerjinin dönüşüm sürecidir ve sonsuz olan Tanrı’yı simgeler. Zamanı iki hareket arasındaki süre olarak ele alacak olursak, hareketi yapan nesnelerin aynı hızla olayı gerçekleştirmesi imkansızdır. Tıpkı bir matematik sınavında bir soruyu her öğrencinin farklı sürelerde tamamlaması gibi zaman da herkes için farklılıklar gösterebilir. Örneğin benim biyolojik saatime göre günün en verimli saati gece yarısı iken başkaları için bu saat sabahın erken saatleri olarak anlatılabilir.

Geçmiş gelecek ya da şimdi dediğimiz zaman gerçekten birbirini takip eden bir sıralama ile gitmektedir yoksa zaman uzayda asılı kalıp, her daim aynı mı kalmaktadır?

Zaman dediğimizde güneş zamanı mı, yıldız zamanı mı diye de bir soru aklımıza takılır. Eski çağlarda işlerini güneşin hareketlerine göre ayarlayan maya kabilesi dünyanın sonunu dahi tahmin edebilecek bir duruma gelmişlerdir.

Dünyada sera gazlarının artması, fizikçilerin söylemine göre dünyanın genişliyor olması zamanda da mutlaka değişikliklere yol açmıştır. Oysa biz hala bir günün 24 saat bir yılın 365 gün olduğu bilgisi ile devam etmekteyiz. Travesti arkadaşlarla son toplantımızda zaman üzerine yaptığımız söyleşilerde şimdiki zaman algınızın değişmesi gerektiğini ortaya attık eminim pek çok fizikçi de bizim gibi düşünmektedir. Maalesef öğretilen kurallar ve ayarlanan saatler nedeniyle kimse böyle bir girişimde bulunmaya cesaret edememektedir.

Felsefeci Kant’a göre zaman, tıpkı uzam (mekan) gibi, saf görüdür. Deneyimden önce gelen, deneyim için zorunlu tasarımlardır. Zaman öncesiz ve sonrasızdır ve daima var olmaya devam edecektir. Önemli olan bizim onu nasıl tükettiğimiz olmalıdır. Zamanı akışına bırakmayı tercih edebilir ya da zamanı yeniden yazabiliriz.  Zamandan ve mekandan bağımsız olan bir dünyanın varlığı ancak hollywood filmlerinde geçerlidir.

 

Hayat bir satranç oyunudur

İnsanların içinde piyon olanlarda vardır, vezir olanlarda hayat bir satranç oyununa benzer bazen kalemizi korumak, atımızı kaptırmamak için bütün hamleleri yaparız. Bazen hayata yenik düşerken bazen de kazanmanın gururunu yaşarız.

Uzun zamandır çocuklara okullarda satranç dersi veriliyor sırf hayatta karşılarına çıkan sorunlarla baş etmeyi öğrensinler diye.

Bazılarımız kendini şah yerine koyup etraflarına fedaileri doldururlar kendilerini koruma içgüdüsü ile yanlış bir adım atmaktan korkarak şah gibi 1 kare ilerlerler.

Bazıları ise at olur hayatta her şeye yetişmek için atlarlar bütün engelleri, yine de yenilmekten kurtulamazlar. Satrançta hayatta bir akıl oyunudur, aklınız salim olmazsa eğer oyunun başında yaptığınız bir hata sizi zor durumda bırakabilir. Satranç oynamayı çok seven travesti arkadaşlardan biri oynadığı herkesi şah-mat etmekten zevk alırdı.  Satrançta kaybetmek kazanmaktan daha çok şey öğretir insanı yenile yenile yenmeyi öğrenmek deyimi sanırım buradan çıkmıştır. Ömür de satrançta bitirilmek üzere oynanır ve sonunda mutlaka bir kişi galip gelir.

Kazananın her zaman hayat olduğu dünyamızda çok da takmamak gerekir yenilgileri, en büyük kozunuzu hep sona saklarsınız. Yaptığınız her hamla sizin için en doğru karar olsa da, sonunda anlarsınız yanlış kararlarınızı ve onların sizi getirdiği noktayı, satrançta hayatta sonu olan bir oyundur.

Her ikisinde geçmiş önemlidir, attığın her adıma ne kadar dikkat edersen et mutlaka yanılgılarının olacaktır.

Anlaması ve öğrenilmesi çok zor olan hayat ve satranç oyununda kendini bir piyon gibi hissetmemek önemlidir. Yerine göre davranmalısın bazen piyon, bazen fil olman gerekir.

Bir satranç tahtasında bütün hamleleri doğru oynasan da yaklaşan tehlikeyi anlamakta çok geç kalabilirsin. Bu dünyada başına nelerin geleceğini önceden bilememek gibidir bu durum  sen ne kadar zorlasan da her zaman doğru yolda yürüyemezsin.  Seni yolundan çıkarmak için rakibin tüm gücünü sarf ediyordur.

Doğru hamle yapmak önemlidir fakat hayat bazen seni yanlış hamle yapmaya zorlar. İnsanoğlu hatalarıyla birlikte kıymetlidir, Orhan Baba’nın dediği gibi hatasız kul olmaz. Bir zamanlar dolmuşlarda çalınan bu parça hayatı çok güzel anlatır. Benim de gençlik yıllarımda her başım sıkıştığımda dinlediğim şarkılardan biri olan parça, ne yaparsan yap insanın hatadan kurtulamayacağını anlatır. Hatamla sev beni diyen Orhan Baba’nın sarkılarının hayranı olan travesti bir arkadaşım,  batsın bu dünyayı unutma diye bağırırken, koyuyorum CD’yi hep birlikte dinliyoruz. Ne satranç ne de hayat umurumuzda değil, insan olarak her zaman mantık kullanmak mümkün mü? Oturup duygularımızı da  koymak lazım çuvala, satrançta da hayatta kaybedilenler kazanılanlardan daha çok şey öğretti bana, Hoşcakalın.

Fiziksel ihtiyaçlarımız

Sadece su içerek 56 gün hayatta kalabileceğimizi bilyormuydunuz? İnsan yemek, içmek gibi fiziksel ihtiyaçlarını karşılamazsa yaşamının devam ettiremez.

Oysa sadece su bile insanın ihtiyacı olan pek çok minerali içinde barındırdığı için hayatta kalmamızı sağlar. Eskiden seksin bir ihtiyaç olduğunu düşünmek ayıpken, günümüzde seksin de yemek, içmek kadar önemli bir ihtiyaç olduğu kanıtlanmıştır.

Herkesin kendine özel ihtiyaçları olmasına rağmen, bunları temel başlıklar altında kategorize ederek hiyerarşik bir düzen içinde ihtiyaçlarımızı öncelik sıralamasına sokabiliriz. Örneğin, kuru ekmeğe muhtaç olan bir insanın ihtiyacı, duygusal ve ruhsal ihtiyaçlarını tatmin etmek değil öncelikle karnını doyurmaktır.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en önemli gördüğü fiziksel ihtiyaçlardır, ikinci sırada güven ihtiyacı yer almaktadır, ait olma ve sevği ihtiyacı üçüncü sırada yer alırken, saygı duyulma ihtiyacı dördüncü sırada gelmektedir.

Öncelik her zaman fiziksel ihtiyaçlara aittir. Fiziksel ihtiyaçları karşılanmayan bir birey bir üst statüye geçemez. Bizde buna örnek verilebilecek çok güzel bir söz de vardır; önce aş sonra eş gibi, Afrika’nın bir çok ülkesinde insanlar bir parça ekmek bulamadığı için ölümle burun burun yaşarken. Bir yandan da çoğalmaktadırlar yani açlık seks yapmaya engel olmamaktadır. Fiziksel ihtiyaçları önem sırasına göre dizmek mümkün değildir.

İnsan hepsine aynı anda ihtiyaç duyar, karşılanması gereken ihtiyaçlarımızı ertelememiz de olanaksızdır.

İhtiyaçlarımız davranışlarımız yönlendirir yani aç olan bir insan yemeğe yönelirken. Susuz insan önce suyu görür. Babalarından yeterli ilgiyi görmeyen ya da baba sevgisi tatmamış kadınların olgun erkelere ilgi duyması da bu ihtiyacı giderilmesi ile ilgilidir. Kısacası ihtiyaç duyduğumuz şeyleri hangi yollarla olursa olsun elde etmek genlerimizde vardır.

İhtiyaç listemiz sonsuzdur birini giderdiğinizde bir başka ihtiyaç karşımıza çıkar, zengin insanların her şeyi karşılayabildiği dünyamızda en çok ihtiyaç duyanlar da yine onlar olur, kendilerine değişik zevler ve ihtiyaçlar bulmada hiç zorlanmayan bu kişiler için keşfedilmesi gereken daha çok şey vardır. Hayat bunları keşfetmek için yeterince uzun değildir. Bu da onları uzun yaşamın sırlarını bulmaya iter, bilimsel çalışmaların pek çoğu bu zengin sınıfın ihtiyaçlarını giderme üzerine kuruludur.

Bilim insanları değer üretmeyi herşeyin üzerinde bir ihtiyaç olarak görürler ve sürekli yeni şeyler keşfetmek için çalışırlar mesela ben kitap okuyarak yeni şeyler öğrenme ihtiyacından biraz olsun kurtulmak istrken öğrendiğim her yenilik bana başka bir öğrenme duygusunu aşılar. Travesti arkadaşlarımdan birsi gezdikçe yeni yerler gördüğünü, yeni yerler gördükçe daha çok gezmek istediğini söylemişti. Kısacası ihtiyaçlar hiç bir zaman bitmeyen bir nehir gibidir.Suyundan ne kadar çok içerseniz için asla suya doymazsınız.

 

 

 

Hayat ne verdiyse geri alır

Nefesimi sonsuza kadar içimizde tutamayız aldığımız her şeyi doğaya geri vermek zorundayız.

Önce bebeklik ve çocukluk günlerimizi vermekle başlarız. Annemizi babamızı sevdiklerimiz veririz bir bir, onlar toprağa karışırken gençliğimizi geri vermişizdir.

Güzelliğimiz yavaş yavaş giderken tenimizden, aldığımız ne varsa vermek üzerinedir dünya. Dünyaya kök salmış bir insan olmayacağı gibi, yıkılmamış ağaç, toprak olmamış dağda bulamazsınız. Madem her şeyi geri veriyoruz nedir bu kazanma hırsı? Bir hırka, bir lokma neyimize yetmiyor da daha çok istiyoruz.

Sultan Süleyman’ın bile fani olduğu bu dünyada ne kadar daha yaşarız? Oysa güzel bir hatıra bırakabilsek etrafımızdaki insanlara bizi güzel anılarla yad etseler yetecek.

Fakat dünya hırsı unutturmuş gerçekleri, aldığımız her şey ödünç bu dünyada ve gün gelince emaneti bırakıp gideceğiz. Veren el her zaman daha makbuldür öyleyse verici olmak niye zor bu kadar. Kefenin cebi olsa anlarım da yok be kardeşim ne ile geldiysen onunla gideceksin. Bedava yaşamak varken her şeye karşılık beklemek de nereden çıktı.

İyilik yapmak ta, iyi şeyler düşünmek de güzel, kötülük ne işe yarar üç günlük dünyada. Bilgimizi paylaşmaktan başlayalım önce kendimize sakladığımız her şey bizimle toprak olmasın. Hatalarımızdan ders çıkaralım ki tekrarlanmasın. Ben güzelim, ben zenginim diye kasılmaktan bir yerlerimizi yırtmaktan çıkar yoksa, sevgimizi paylaşalım önce, kardeşlik kadar güzel bir duyguyu bulmuşken, kardeş olalım tüm dünyayla kendimizle barışmakla başlayalım önce kırdığımız ne kadar kalp varsa tamir edelim. Gönüller girmek zor değil iyilikle, çıkıp sokaklara haykıralım sevgimizi ben ağaçı seviyorum bana meyve vermese de , ben kuşu seviyorum penceremde şen sesiyle şarkılar söylemese de, ben insanları seviyorum onlar beni sevmeseler de.

Hiç kimse bu dünyada benden farklı değil, ister siyah olsun, ister beyaz, ister kadın olsun ister erkek, benim gibi doğmayanları da seviyorum. Ne trans diye ayırırım onları ne de travesti diye dışlarım. Geri vermek üzerine kuruluysa bu dünyaya sadece aklım isterim sonsuza kadar, aklım bana kalsın ki hata yapmayım diye. Aklım bana kalsın ki bugün söylediğimi yarın unutmayım diye, Al son nefesimi de tutmak çok zor artık içimde.

Ve beklenen gün geldiğinde bir avuç toprak ver bana, bütün kötülükleri örtüp bir çiçek yeşersin diye. Sevgiyle kalın.